Radikal Kitap/ 6 Ocak 2006/ Sayı 251/ Meltem Erkmen

AYASTEFANOS YALNIZI

Ayastefanos’ta tınlayan tutkulu notalar

Aşk kavramının edebiyatın son döneminde basite indirgenip kalıplaştırıldığını savunan Cem Şancı’nın yeni romanı, Yeşilköy’ü ve bu tarihi semtin yalnızlığa mahkum eden aşklarını edebiyat ve müzik parantezinde okuyucuya aktarıyor.

1900’lerin başında Halit Ziya Uşaklıgil adını değiştirene kadar Ayastefanos olarak bilinen Yeşilköy’ün eski ismi pek çok kişinin belleğinde önemli bir savaştaki kritik bir anlaşma ile yer etmiştir. Rus askerlerinin Balkanlar üzerinden Osmanlı’nın başkenti İstanbul’un yanı başındaki bu küçük semte kadar ilerlemesi imparatorluğun son döneminde ne kadar zayıf düştüğünün ölçütü olarak anlatılmıştır. Üstelik, Rusların semtten çekilmeden önce zaferlerinin sembolü olarak Yeşilköy’ün ortasına diktikleri dev kulenin daha sonra Osmanlı tarafından yıkılışı da Türk tarihindeki ilk sinema deneyiminin hikayesini oluşturmuştur. Ancak Cem Şancı’nın son romanı, Yeşilköy’ün bilinmeyen bir yönünü ele alıyor. Ayastefanos Yalnızı, barış içinde bir arada yaşasalar da diğer tarafın kültürel farklılıklarını kabullenemeyen iki toplumun, Müslüman ve gayri-Müslim halkın, birbirlerine âşık olmasını engelleyemedikleri gençlerinin üzerinden yürüttükleri gizli çekişmeyi, benzer kültür çatışmalarını konu alan eserlerde görülmeyen bir kurguyla anlatan sürpriz bir aşk romanı.

Aşkı sevmeyen yazar

Önceki romanları Kızlar Âşık Olmaz’da ve ismi bir kişisel gelişim kitabı olduğu kanısını uyandırsa da günümüz âşıklarının traji-komik hikayelerini hicveden orijinal bir roman ve mizah metni olan Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi’nde de yazar aşkın, edebiyatta büyük bir özen ve dikkatle işlenmesi gereken tehlikeli bir konu olduğunu vurgulayan nükteleriyle dikkat çektiği için, Ayastefanos Yalnızı’nda alışılmış bir aşk romanı kurgusuyla karşılaşmamak şaşırtıcı değil.

Cem Şancı, keskin, eleştirel, kışkırtıcı, dolaylı anlatımlarla süslenmiş sürükleyici üslubuyla tanınan bir yazar.  Önceki sekiz romanında da, aşkın edebiyattaki işlenişinin televizyondaki pembe dizi senaryolarına yaklaşmasını “ti”ye alan bölümlerin/ifadelerin, arayan okuyucunun bulabileceği şekilde sayfaların arasında bir köşeye saklandığını görebilirsiniz. Ayrıca, yazarın aşkı anlatmak, aşkı okuyucuya aktarmak için kullanılan klişelerden, kalıplardan sıkıldığını, bunaldığını sadece önceki romanlarından değil söyleşilerinden ve makalelerinden de anlayabiliyoruz. Dolayısıyla Ayastefanos Yalnızı’nın eleştirisine başlamadan önce yazarının aşkı kalıplardan kurtararak yorumlama çabasını tespit etmek büyük önem taşıyor.

Bir beste ve bir semt

Ayastefanos Yalnızı, orta yaşlardaki bir bestecinin, kaybettiği ailesi ve aşkı ile yüzleşmek için doğduğu, büyüdüğü semte, Yeşilköy’e dönüşünü anlatıyor. Roman, hikayenin baş karakteri besteci Aral’ın ve Aral’ın yalnız bir yaşama mahkum olmuş dayısı, alaylı ressam, tescilli anarşist, müzmin bekâr Cemal’in acılarını, hayal kırıklığını, beklentisizliğini anlatırken duygu sömürüsüne başvurmak bir yana, karakterlerin başarılı nüktelerle süslenmiş anıları vasıtasıyla okuyucuyu keyiflendirmeyi, hatta güldürmeyi bile başarıyor.

Cem Şancı, semtin Müslüman ve gayri-Müslim sakinleri arasında artık alışılagelmiş, kanıksanmış kültür çatışmasının ve gizli çekişmenin varlığını, tahmin edilenin aksine iki toplumun farklılıklarını vurgulayan bir kurgu ile değil, karakterlerin dile getiremedikleri, kelimelere dökemedikleri korkularıyla, birbirine dokunmaya, açılmaya, ulaşmaya çekinen iki âşığın sessizliğiyle, bir yabancıya yakınlaşmanın heyecan veren tedirginliği ile anlatıyor. Ayrıca, önceki romanlarında güçlü bir müzik tutkunu olduğunun ipuçlarını veren yazarın yine önceki romanlarında sıklıkla yer bulmuş olan Yeşilköy’ü bu kez müzikle tanımlamaya kalkışması takipçi okurları için sürpriz değil. Yeşilköy’de büyümüş bestecinin yıllardır aklında dönüp duran senfonisi için seçtiği seslerin, melodilerin Yeşilköy’ün sokaklarında, sahilinde, çitlembik ağaçlarının arasında şekillendiğini gören okuyucu için bir semtin, bir aşkın, bir yalnızlığın, bir çatışmanın, hayal kırıklıklarının müzikle tanımlanması, seslere, notalara dökülmesi ve bu tınının edebiyat vasıtasıyla okuyucuya aktarılması Ayastefanos Yalnızı’nı sıra dışı bir okuma deneyiminin nesnesi yapıyor.

 2006 Orhan Kemal Roman Armağanı adayları arasında yer alan Ayastefanos Yalnızı, aşk romanı başlığı altında yalnızlığa keyifli bir tanım getiriyor. Üstelik, yazarın nükteli üslubunu Ayastefanos Yalnızı’nın okuyucuyu ağlatabilecek potansiyeldeki umutsuz aşk temasıyla sentezlemesi de kitap severin önüne, beklenmedik, alışılmadık, üstüne üstlük kalıplaşmış “aşk” metinlerinin artık taşlaşmış sınırlarının dışında durma iddiasını taşıyan bir roman koyuyor.

 

Radikal Kitap/ 21 Aralık 2007/ Erkan Canan /

Hayal Silgisi Eleştrisi

WEB Linki

 

ZIT İKİ KARAKTER

Yazmak, dünyanın en 'gönül işi' edimlerinden biri. Bunun bazı yazarlar için, hiçbir zaman meslek olarak kabul edilmemesi ve tamamen bir inanç tarzında yaşanması, işin bu gönüllülük boyutundan kaynaklanıyor olsa gerek. Fakat, gerçek hayat kendi rotasında ilerlerken, bu edimle meşgul olanların, bir yerde şikâyet ettiklerine de tanık olmuşuzdur. Çünkü yazı, ilk etapta inanç işi olsa da, gerçek hayatı maddi anlamda idame ettirebilecek bir güce de sahip olabilmeliydi. Bizim kulağımıza çalınan öykülerde, yazarlığın çoğu zaman 'para getirmeyen' bir edim olduğu şikâyetini duymuşuzdur. Türkiye'deki kitap okuma oranı göz önüne alındığında ise, görünen daha sinir bozucudur. Buna bir de, teliflerin düşüklüğü eklendi mi, Allah yazara sabır versin, demekten başka söyleyecek şey kalmıyor.

Türkiye'nin genç isimlerinden Cem Şancı, aynı zamanda en üretken yazarlardan biri. Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi, Kızlar Aşık Olmaz, Son Derece Kızsal Sorunlar: Makyaj, Alışveriş, Erkekler ve İlk Öpücük, Aşkatür: Aşk Bir Karikatürse, Doğa Üstü Sevgi Altı, Yandık! Kızlar Etrafta, Başımız Belada, Bıkkın Bir Öğrencinin İntikam Planları, Eyvah! Yine Kızlar Kazandı, Ayastefanos Yalnızı ve son olarak da Hayal Silgisi, Cem Şancı'nın şu ana kadar yayımlanmış romanları. Şancı'nın yeni romanı olan Hayal Silgisi, hem birbirinin benzeri hem de tam karşıtı karakterler olan Ogeday ve Obeday ikizleri üzerinden, yazı ve yazarlıkla bir hesaplaşmaya girişiyor. Şancı'nın metninde en ilgi çeken konu, uzun yıllar yazdığı, çok sayıda kitabı yayımlandığı halde, hiçbir şekilde emeğinin karşılığını alamayan bir yazarın yaşadığı bunalımı ve bu bunalımın ardından gelen kişilik/karakter parçalanmasıdır. Şancı, yazar karakteri Ogeday'ın bu kaotik durumunu tasvir ederken, hızlı ilerleyen, özgün yan öykülerle desteklenen, kendinden emin ve bol sürprizli metniyle de, oldukça eğlenceli bir okuma sunuyor.

Ruhun 'garip' halleri

Hayal Silgisi'nin başkahramanı Ogeday, yazarlıktan para kazanamadığı, hatta doğru dürüst geçinemediği ve üstüne üstlük kız arkadaşından da ayrıldığı için bunalıma girer. Hayatında büyük bir dönüm noktası yaşadığını anlayan Ogeday, kız arkadaşıyla ayrıldığı gün, yazarlığı bırakıp, daha çok para kazanabileceği emlakçılık mesleğini icra etmeye karar verir. Fakat bu kararı verdiği günün akşamında da, kendisini büyük bir sürpriz bekler. Bir akşam evindeyken, karakteri ikiye bölünür ve ortaya, gerçekte asla tahammül edemeyeceği, para kazanma düşkünü ve hırslı ikizi Obeday çıkar. Oldukça eğlenceli bir şekilde tasvir edilen bu karşılaşma, aynı zamanda birbirine zıt bu iki karakter üzerine inşa edilen romanın da asıl temalarını oluşturuyor. Romanın ilerleyen sayfaları, geçimini sağlayamamasına rağmen yazar olmakta inat eden Ogeday ile para kazanmakta kararlı Obeday'ın, bir nevi sinir harbini hikâye ediyor.

Fakat bu sinir harbi ne fazlasıyla güldürü ne de aşırıya kaçmış trajedi çerçevesinden verilir. Bu anlamda, romanın daha çok trajikomik özellikler barındırdığını söylemek gerekiyor. Şancı'nın metni, okur için bir yazarın sıkıntı gerekçelerini sıralarken, bunu güldürü unsurlarıyla da olabildiğince dengelemeyi ihmal etmiyor. Dolayısıyla metnin zengin, iç içe geçmiş anlatımını da en çok besleyen bu ayrıntıdır. Burada dikkat çeken nokta, Şancı'nın her iki karakterinin aşırılıklarını da iyi sunabilmesi ve bu aşırılıkları birbiriyle iyi çatıştırmasıdır. Çünkü gerek yazar Ogeday ve gerekse de onu ve yaptıklarını sürekli küçük gören emlakçı adayı Obeday, edimlerine olmadık anlamlar atfeden birer aşırılık simgesidir. İki karakteri birbirine bu kadar karşıt kılan unsur da, ikisinin de bu denli inatçı ve uzlaşmadan mümkün olduğu kadar imtina etmeleridir.

Romanın devamı, bireyin yaptığı işle, karakteri, tüketim alışkanlıkları ve arkadaşlık ilişkileri arasındaki ilişki üzerine ilgi çeken ayrıntılar sunuyor. Özellikle her bir kahramanın kendine ait dünyası, zıtlıkların bu denli isabetli kullanılması, romanı yetkin kılan asıl unsurlar. Yine burada, bu iki ana karakter dışında, ilk etapta basit görünüp, romana sindirilmiş farklı öykülerde önemli roller üstlenebilen karakterler de var. Özellikle, iki zıt karakterlerle aynı binada yaşayan Emanettin bey, Emanettin beyle geçmişten gelen bir husumet yaşayan Zikrettin bey ve bir apartman yöneticisi olan doktor, bu karakterlerden başlıcaları. Yine asıl karakterlerin arkadaşları sıfatıyla karşımıza çıkan Kutanar, Serin, Şüdelâ ve Kurdele de, hikâyeyi sağlam kılan diğer isimler.

Bu aşamada, Şancı'nın ikizlik metaforu, acaba nerede duruyor? şeklinde bir soru sorulabilir. Bunun cevabına, klasik dönemden postmodern döneme uzanan süreçte, örneğin Robert Louis Stevenson'un ikizlik sembolünü kullanma biçimi üzerinden ulaşılabilir.

İnsanın birçok yüzü

Çift kişilikli olmak gibi paranoyak bir durum, edebiyatın en sevdiği konuların başında gelir. Bunun en yetkin örneklerinden biri de, kuşkusuz, R. L. Stevenson'un Dr. Jekyll ve Mr. Hyde isimli romanıdır. Stevenson bu eserinde, çift kişilikli olma durumunu iyi ve kötü olmak gibi iki temel izlekten vermişti. Jekyll, toplum gözünde itibarlı ve mesleğinde de oldukça başarılı bir doktordur. Laboratuvarında yeni bir ilaç icat eden doktor, bunu kendi üzerinde dener. Sonuç malumdur: Jekyll ilacı aldıktan sonra, gecenin bir vaktinde kendini kaybederek Mr. Hyde olmakta ve normal karakterinin, vicdanının izin veremeyeceği kötülüklere bulaşmaktadır. Stevenson 'ın metni, klasik eserlerin tümünde görüldüğü gibi, insanı temelde bir iyilik timsali olarak kabul eder. Çünkü eser, kötülüğü dışsallaştırmasıyla (ilaç), bu 'inanışı' yeniden üretir.

Stevenson'ın eserinin 1886'da yayımlanmasının üzerinden uzun bir zaman geçti. Eser hâlâ önemli bir klasik. Fakat romanın sunduğu insan tanımının yerinde yeller esiyor. Zira, insanın ne olursa olsun adaletli, vicdanlı ve bire bir iyiliği temsil ettiği inanışı, geçerliliğini pek koruyamıyor. Çağımız, bize kalan ezberlerin sorgulandığı ve bunlar üzerinden yeni inanışların, anlayışların oluşturulmaya çalışıldığı bir çağ. Sürekli savaş durumu bir yana, sadece postmodern dünyaya dahi tanık olmuş bir insanın, eski tanımlarla ayakta durması mümkün değildi. Günümüzde, tek taraflı tanımlardan çok, harmanlanan, iç içe geçen tanımların egemen olmasının nedeni de bu. Dolayısıyla klasik ve dini metinlerdeki insan tanımı da bu değişimden nasibini aldı. Nihayetinde, insanın saf iyilikten çok, hem iyilik hem de kötülüğün bireşimi olduğu, günümüzün en revaçta tanımı.

İşte Cem Şancı'nın eserindeki karakterleri de, aslında bireyin aynı zamanda birbirine zıt özelliklere sahip olabileceğini sembolize etmesiyle ilgi çekiyor. Buradaki insan, para ve güç düşkünü bir küstah olduğu kadar naif ve mütevazı; vurdumduymaz ve kibirli olduğu kadar duyarlı ve özenli, kısacası, insan doğasının sergileyebileceği tüm karşıtlıklara sahiptir. Dolayısıyla, buradaki paranoyak karakter, oldukça gerçekçi bir şekilde, hiçbir zaman tek başına iyiliği veya tek başına kötülüğü temsil etmez. Şancı'nın kurgusunun, basit ikizlik temasından çok, insanın sahip olabileceği bu farklı ruh hallerini de iyi görebildiği için, önemli simge anlamlar üstlendiği görülüyor.

Cem Şancı, Epsilon Yayınevi, 2007, 164 sayfa, 10 YTL.