Son dönemde
"Doğa Üstü Sevgi Altı", "Aşkatür", "Kızlar Aşık Olmaz" gibi ilginç kurgulara
sahip mizah romanlarıyla adını duyuran Cem Şancı'nın yedinci romanı
"Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi" okuyucusuyla
buluşuyor.
Kötü kız temasının göze batmasını ise anlıyorum ve yadırgamıyorum çünkü
aşkın, kadın-erkek ilişkilerinin işlendiği bir kurguda ister istemez
duygularının önüne çıkarlarını koyan, ilişkilerini menfaatleri doğrultusunda
kuran kötü kızlar ortaya çıkıyor ve okuyucunun ilgi odağı oluyor zira
yüzlerce yıldır babaların kızlarına “varlıklı damat” aradığı, annelerin
kızlarını kenara çekip “akıllı ol, aşk karın doyurmaz,” dediği bir toplumda
insanlarımız hala kafalarındaki soru işaretlerine cevap bulamadıkları için o
soruların işlendiği metinlere ilgi gösteriyor, tartışıyor, konuyu gündeme
getiriyorlar ki, sonuçta, Cem Şancı’nın adı da, benzer sorunlarla birlikte
anılıyor.
‘Kötü
kız’ın tanımı nedir? Romanın isminde, hatta sayfaların arasında
okuyucunun gözüne ilk batan, kafasını kurcalayan terim, “kötü kız” oldu.
Kötü kızın tanımı aslında kadının ‘namusuyla’ evinde oturup, kocasının
yemeğini pişirip çocuğuna bakması gerektiğini savunan; kadının melek kadar
masum olması gerektiğine inanan binlerce yıllık geleneksel bakış açımızı
rahatsız eden, dürten, kaşıyan bir çıkış. Birkaç sene öncesine kadar,
tarlada değil ama modern bir ofiste çalışmak isteyen kadının kocasından
yazılı izin almasını şart koşan, çalışmak teriminin kadın için
namussuzlukla, iffetsizlikle eş anlamlı görüldüğü bir toplumun içinde
kadının kutsal bir ikona gibi evinin salonunda, güzel kıyafetler içinde
kocasını bekleyip, erkeğinin sözünden çıkmadan denileni yapması iyi kızın
veya modern kadının tanımı gibi görülüyorken rahatsız edici biçimde
romandaki kötü kızın tanımı da bu iyi kız tanımıyla örtüşüyor. Romandaki
karakterlerin de dile getirdiği gibi, kötü kız derken, kucaktan kucağa
atlayan, geleneklere aykırı biçimde bekaretini kaybeden, toplumun ona
biçtiği uslu kız gömleğini giymeyenler değil; annesinin babasının öğütlediği
gibi varlıklı bir koca bulmak veya daha yüksek standartlı, refah bir yaşam
sürmek için erkeği kullanmak amacıyla toplumun belirlediği “iyi kız” postuna
bürünen kadınlar işaret ediliyor. Hikaye, eğitimleri boyunca beyinlerine
zikredilen “kadınlar melektir, kadınlar kutsaldır, kadınlar anadır, kadınlar
kötü olamaz,” propagandasına rağmen, “melek gibi” olması gereken kadınların
ihanetlerine, yalanlarına; riyakar, çirkin tavırlarına şahit olan
karakterlerin “kadın kutsal bir ikona değil bir insandır, insanoğlu ise
çirkinliğin kaynağı değil midir?” sorusu çevresinde gelişiyor.
Roman adını, kitabın en arka bölümünde yer alan ‘Centilmenler için adım
adım kötü kızlarla flört rehberi’nden alıyor. ‘Kızlar Aşık Olmaz’ da
hissettiğim ‘şiddet’i, bu romanda daha da belirgin kullanmışsın. Neden? Bu,
bir tür aksiyon mu?
Sorulması yasak soruları sormak, konuşulması yasak konuları gündeme taşımak
insanları korkutuyor, ürkütüyor. Kadınların insan olduğunu dile getirmek,
onların aynı zamanda ihanet edebileceğini, yalan söyleyebileceğini, suç
işleyebileceğini kabul etmek anlamına geliyor. Oysa, “kadın kutsaldır” diyip
kestirip atmak vicdanımızı rahatlatıyor. Erkek, kadının da kendisi gibi
insan olduğunu kabul ederse kadını kontrol etmesinin mümkün olmadığı anlarda
karısının onu aldatabileceğini de kabul etmiş oluyor. Bu fikir de, doğal
olarak şiddeti akla getiriyor çünkü kutsal mertebesinden inip artık insan
olan kadın için toplumun öngördüğü ceza, taşlayıp öldürmek olarak kabul
edilmiş. Buna karşılık romanda yer alan bazı kadın karakterler alışılmışın
dışında, erkeklerden daha güçlüler ve erkeklerden daha çok şiddete
eğilimliler. Bu karakterler, hem “kötü kız” etiketini taşıyorlar hem de
toplumun onlara ceza olarak vereceği şiddete karşı koyup, üste çıkacak,
kimsenin yenemeyeceği kadar güçlü, saldırgan, erkeğin fiziksel üstünlüğünü
alt edebilecek kapasiteye sahipler. Bu güçlü kadınların varlığı okuyucunun
aklını karıştırıyor ve romanın bütününe yayılan o “sana öğretilen her şeyi
sorgula,” karşı çıkışını kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda sorulması yasak
bir soruyu da gündeme getiriyor: “Erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalan ve
haklı olarak şikayetçi olan kadın, eğer erkekten güçlü olsaydı, sorunlarını
şiddete başvurarak çözer miydi?”
Aksiyon ise şiddetin anlatımını okunur kılacak bir üslup seçimi. Bazı
satırların temposu okuyucuyu okuduğu hikayenin hızına yetiştirmek için
artıyor. Bir bestecinin eserinde duyguların şiddetini anlatmak için müziğin
temposunu kimi zaman hızlandırıp Allegro’ya, Presto’ya çıkarması, kimi zaman
yavaşlatıp Andante’ye Adagio’ya düşürmesi gibi, bir romanın metni üzerinde
de tempoyu artırıp düşürmek gerekebiliyor ki, okuyucu anlatılan hikayeyi
hissederek okuyabilsin.
Kahramanımız yazar Okan Bey nasıl birisi ya da sen, Okan Bey’i nasıl
tanımlarsın?
Okan Bey, önceki romanlarımdan Aşkatür’ün kahramanı. Okan, Aşkatür’de
okuyucunun, bazen kızdığı, bazen güldüğü; boş vermişliğine, umursamazlığına
sinirlendiği; duygusallığına, nezaketine hayran kaldığı, kurgu bir ülkenin
en çok satan, en çok okunan mizah dergisinde yazan, güçlü kalemiyle ilgi
toplayan bir karakterdi. Dili dursa, ağzı konuşmasa bile bedeni
düşüncelerini yansıtırdı. Elleri, parmakları, bakışları, duruşu, oturuşu ile
konuşurdu. Okan Bey, flört rehberinde ise on sene yaşlanmış olarak ortaya
çıkıyor. Bezmiş, yorulmuş, vazgeçmiş, inzivaya çekilmiş yaşlı bir adam
görünümü çiziyor ama ruhundaki mizahçı, yazar Okan, düzenin mantık
boşluklarına muhalif, eleştirel tarafı rahat durmuyor. Okan kaçmak istese
de, genç öğrencileri peşini bırakmıyor, Okan’ın sakladığı, üzerine kilitler
vurduğu “tehlikeli” yanını çekiştirip gün ışığa çıkartıyorlar.
Bir diğer nokta ise Okan’ın içimizden biri olmadığı. Kimse onda kendini
bulmuyor, kimse onun gibi olmak istemeyebiliyor Bence itici bir kahraman,
kabalaşıyor, umarsızlaşıyor, bencilleşiyor okuyucuyu korkutuyor ama bazı
noktalarda, Amerikan çizgi romanlarındaki gibi, sessizce gömleğini sıyırıp,
altındaki süper kahraman kostümünü çıkartıyor, çok sıradan bir işmiş gibi
yel değirmenlerine saldırıyor. Yanında durup ona, “boşuna saldırıyorsun,
bunlar sadece yel değirmenleri,” diyenlere ise yorgunca bir sesle, belli
belirsiz bir gülümsemeyle cevap veriyor: “Tekrar bak! Emin misin?”
Okan öğretmen ile öğrencileri yazmayı, yaratmayı, sanatı, kadınları ve
aşkı tartışırlar... Oysa günümüzün gençleri bu konulara pek yakın değiller
doğrusu... Ne dersin?
Hikayenin içindeki eleştirinin hedefi de bu. Toplumun bireyleri tek bir
model haline getirip, düşünmekten, yaratmaktan alıkoyacak kurallarla
kıstırdığını anlatan bir öğretmen var ortada. Öğrencilerin bazıları bunu
duymaktan rahatsız oluyor. Okan öğretmene karşı tavır alıyor. Bir diğer
kısmı ise, yaptıkları muhakeme sonunda, büyük bir yalanın içinde
yaşadıklarını fark ediyor ve çözüm arayışına gidiyor. “Akıllı ol kızım,
aşkla karın doymaz,” diyen toplumun içinde, karın doyurmak için kendilerini
seçecek bir kadına aşık olup, tüm hayatları boyunca yalan bir aşkı
yaşayabilecekleri ihtimalinin korkusunu hissediyorlar, aynı korkuyu
okuyucuya da hissettiriyorlar. Romanın dışına çıkıp, gerçek hayatta benzer
tespitler yapmak da çok kolay. Ama bir genci, bir insanı hayatta kalma
savaşında yalnız bırakan, yanlış yönlendiren bir toplumun, bir dünya dolusu
insanın neresinden tutacağınızı şaşırıyorsunuz. Anadolu’da büyümüş deniz
görmemiş bir çocuğu, yüzme bilmediği veya fiziksel anlamda sağlıklı
gelişmediği için eleştirmek kolay yoldur. Ama denizin olmadığı yere,
çocukların küçükken yüzmeyi öğrenip, yüzmek gibi çocuk gelişimine çok
yararlı bir sporu icra edebilmeleri için havuz götürmeyen toplum değil midir
asıl suçlu olan? Neden Fransa’nın en ufak köyünde bile olimpik standartlarda
havuz var? Olimpiyatlara sporcu yetiştirmek için mi? Hayır, çocukları
sağlıklı yetişsin diye Fransız toplumu böyle bir önlem almış. Şimdi bu havuz
örneğini alıp, sanatsal eğitime, kültürel gelişime uygulayın. Anadolu’da
tarla sürüp çiftçi olması, İstanbul’da babasının şirketine yönetici olması,
Ankara’da ailesinin geçimini sağlayan dükkanda esnaf, Antalya’da babasının
ve dayısının ortak işlettiği küçük otelde turist rehberi olması hedefiyle
yetiştirilen çocuğun, eğitimine, kültürel gelişimine destek olunmazsa,
toplum görevini yapmayıp onları “daha fazlasına gerek yok, sanatçı mı olacak
sanki,” mantığıyla boşlarsa, geniş çaplı, uygulanabilir politikalar
geliştirilmezse çocuklarımızın insan olarak değil, içi boş meslek robotları
olarak büyüyeceğine inanıyorum. Robotların da duyguları olamayacağına
göre...
Romanın ağırlık konusu ‘ilişkiler’... Kahramanın ise bir yazar; ama bu
arada medyadan da bir kahraman ediniyorsun kendine... Hırslı, güzel bir
kadın; devam eden sayfalar birbirine giren ilişkiler de medyanın da bir
parça eleştirisini yapıyorsun...
“Akıllı ol kızım, aşkla karın doymaz,” temasını işleyen bir hikayede bu gün
kadınları şekillendiren, onları incelten, renklendiren, erkeklerin almak
isteyeceği çekici birer ürün haline getiren medya da oyunculardan biri olmak
durumunda. Ama komplo filmlerinde olduğu gibi, büyük bir makamdan düğmeye
basılmış da, “hadi karalama kampanyası başlatıyoruz,” şeklinde aniden
gelişmiş bir kurgu yok ortada. Okuyucu, medyayı da insanların oluşturduğunu
ve bu insanların bakış açılarının toplumu yönlendirdiğini görüyor.
Dolayısıyla, toplumun yetiştirdiği o robotlardan biri medyada kendine bir
yer bulduğunda, farklı görüşleri anlamak için çaba bile sarf etmiyor, zira
anlayacak zihinsel kapasiteye de sahip olamayabiliyor. Bir muhabir,
röportajları kendi keyfine göre kurguluyor, yanıltıcı görüntüler ve yorumlar
yayınlayabiliyor. Bir diğeri, gerçek ne olursa olsun, insanları kendi
isteğine göre yönlendirebileceğini söyleyip, Okan’a yardım teklif ediyor.
Okan ise, onca yıl medyanın bir parçası olmuş ve en çok okunan yazar
unvanını kazanmış olduğu halde doğru olduğuna inandığı savı için bile medya
ile hareket ettiğinde yalana, hileye, kamuoyunu yanıltacak numaralara
başvurmak zorunda kalacağını hissediyor. Okan’ın bizden biri olmadığını da
böyle anlarda anlıyoruz çünkü bu gün hiçbir yerde göremeyeceğimiz şekilde
aklın, zekanın ve sabrın gücüne inanan bir adam olarak medyadan da
korkmuyor.
Kitaba adını veren ‘Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört
Rehberi’ de roman kurgusunun bir parçası... Genç arkadaşlarımız Okan
öğretmenin yazdığı bu rehberi geliştirip, güncelleme peşine düşüyorlar.
Fakat bu arada başlarına da gelmedik iş kalmıyor... Okan Öğretmen’in de
yanlış hatırlamıyorsam gençlik yıllarında kaleme aldığı bir kitap bu! Ancak
rehber onları –adı rehber çünkü- aslında düşündüklerinin tam tersine
götürüyor. Kızlara aşık oluyorlar! Hem de aslında ‘kötü kızlar’a... Ne
dersin?
Roman, teknik olarak, bir başka kitabın hikayesini anlatıyor. Romana da
adını veren, mizahi bir flört rehberi var ortada. Hiçbir zaman
yayınlanmamış, yazarın arkadaşları, okuyucuları arasında efsane olmuş bir
rehber. Roman, bu rehberin yeniden gün ışığına çıkış hikayesinin etrafında
olgunlaşıyor. Bu noktada, okuyucuya hiç yazılmamış, hayal ürünü, fiktif bir
kitabı sanki varmış, gerçekmiş gibi anlatmaktansa, söz konusu rehberi yazıp
hikayedeki referans noktalarına kaynak olması için romanın arkasına eklemeye
karar verdim. Üstelik Okan gibi sivri dilli, muhalif, cesur ve eleştirel
yönünü mizahçı kimliğinin eğlenceli diliyle birleştirebilmiş bir yazarın
kaleminden çıkması gerektiği için, rehberin oluşumu her yazara zevk verecek
kadar çetin bir meydan okumaydı. Sonuçta başka bir yazarın, romanın
kahramanı Okan'ın kaleminden gerçek bir rehber ortaya çıktı. Bu önemli bir
adımdı çünkü bütün bir roman boyunca bahsi geçen, içinden alıntılar yapılan
bir rehberin yokluğu romanın okuyucuyu sürüklemesini istediğim dikte edilmiş
doğruların reddedildiği düşünsel atmosferin oluşumunun önündeki en ciddi
engeldi ve romanla okuyucu arasındaki bağı da tehdit ediyordu.
Karakterlerin rehberle ilişkileri ise daha zorlu bir mücadeledir.
Başlangıçta, çok sevdikleri bir yazarın on yıldır saklanan, yayınlanmamış
bir kitabını buldukları için heyecanlanıyorlar. Ancak okudukları metindeki
mizahın altında parlayan saptamalara da takılı kalıyorlar. Kendilerini
sorgulamaya girişiyorlar. Bu sırada aşık olmaları ise aşkı inkar
etmediklerinin ispatı oluyor. Karşılaştıkları şoklara, şahit oldukları
ihanetlere, yalanlara rağmen saldırgan, kinci, kırıcı, yıkıcı olmayı
seçmiyor, öğretmenleri Okan Bey gibi, zekanın ve sabrın üstünlüğüne inanarak
hareket ediyorlar. Kötü kızlara aşık olarak belki de kızların aslında
hepimizin kulağına ağır bir hakaretmiş gibi gelen o “kötü” sıfatını hak
etmediklerini vurguluyorlar. Üstelik kadının insanlığını inkar edip, kadına
yapay bir şekil vermeye çalışan, onu kutsallaştırarak hapsetmeye çalışan
toplumun kadını doğrularıyla, yanlışlarıyla, arzularıyla, kadınlığıyla insan
olarak kabul etmesi halinde erkek ve kadının huzurlu, mutlu bir yaşam
sürebileceğini savunan; insanın duygularını toplumun, medyanın, düzenin
belirlediği kalıplara uydurmaya çalışmasını yanlış bularak bu amaçla yaşayan
kadınları yeren, eleştiren karakterlerin aşık olurken belli bir kurallar
dizisini takip etmeleri, duygularını sınırlamaları da yanlış olmaz mıydı?
Onlar, romanın özgür karakterleriydi. Korkularına, endişelerine, şüphelerine
rağmen cesaretlerini toplayıp seçimlerini yaptılar.
Röportaj: Şebnem Atılgan