CEM ŞANCI "CENTİLMENLER İÇİN KÖTÜ KIZLARLA ADIM ADIM FLÖRT REHBERİ" YAZDI

Son dönemde "Doğa Üstü Sevgi Altı", "Aşkatür", "Kızlar Aşık Olmaz" gibi ilginç kurgulara sahip mizah romanlarıyla adını duyuran Cem Şancı'nın yedinci romanı "Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi" okuyucusuyla buluşuyor.

Yeni romanın ilginç bir isim taşıyor ve kahramanın yine kızlar ile erkekler... İlk merak ettiğim şu: ‘Kötü kızlar’ kurgusu Cem Şancı’nın metinlerinde daha ne kadar varolmaya devam edecek?
Roman başlangıçta dile getirmese de, kadını sorgusuz sualsiz, insanüstü derecede masum bir varlık olarak görmek isteyen çarpık mantığın kadın-erkek ilişkisini soktuğu açmazı sorgulayan karakterlerin hikayesini anlatıyor. Kitabın içinde de kelimelere döküldüğü gibi, roman kahramanları baskı altında yaşayan, hareketleri devamlı sorgulanan ve özgür olma girişimleri iffetsizlik damgasıyla cezalandırılan, taşlanan, dışa itilen kadının, küçük yaştan itibaren rahatça yaşayabilmek için yalan söylemeye mecbur kaldığını, yalana alıştığını ve yalanı bir yaşam biçimi haline getirdiğini anlatıp dürüst bir aşk bulma çabasıyla, Okan öğretmenin kadınların yalanlarını yakalamak üzerine yazdığı mizahi bir rehberi referans alıyor. Dolayısıyla Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi aslında kadınları yeren bir hikaye değil, kahramanların dürüst, gerçek bir aşk arayışını dile getirirken kızları kötü, yalancı, riyakar olmaya iten toplumun eleştirisini yapan bir metin. Kitaplara uzaktan uzaktan, isimlerine bakarak değerlendirenler için Cem Şancı’nın kitapları sadece kadınların eleştirisi üzerine yazılmış gibi görünüyor ancak takipçi okurlar çok iyi biliyor, Aşkatür insanlarımızın severek okuduğu ama sahne arkasına pek de bakmadığı “mizah piyasası”ndaki yoz ilişkilerin, çıkar hesaplarının karikatürlerden daha eğlenceli bir komedi oluşturduğunu vurguluyordu. Diğer bir roman, “Son Derece Kızsal Dorunlar: Makyaj, Alışveriş, Erkekler ve İlk Öpücük” düşünsel dünyası zengin bir kız çocuğunun mantığı ile medyanın, çevrenin, moda dergilerinin ona dayattığı kadın kalıbı arasında sıkışmasının hikayesiydi. İnsanoğlunun aşkı ilk kez keşfedişinin pembe puntolu Amerikan gençlik filmlerinde çocukların gözüne gözüne sokulan klişelerden çok daha farklı olabileceğini vurguluyordu. Halihazırda, yayınevinde yayına hazırlanan yeni romanı B.A.Y. ise hayatından bezmiş yüksek eğitimli bir insanın mesleğini bırakarak mahalle arasında küçük bir dükkan açıp emlakçılık yapmaya başlamasını anlatan bir mizah romanı ki, konunun kadınların “iyi veya kötü” olduğu tartışmalarıyla ilgisi yok.



Kötü kız temasının göze batmasını ise anlıyorum ve yadırgamıyorum çünkü aşkın, kadın-erkek ilişkilerinin işlendiği bir kurguda ister istemez duygularının önüne çıkarlarını koyan, ilişkilerini menfaatleri doğrultusunda kuran kötü kızlar ortaya çıkıyor ve okuyucunun ilgi odağı oluyor zira yüzlerce yıldır babaların kızlarına “varlıklı damat” aradığı, annelerin kızlarını kenara çekip “akıllı ol, aşk karın doyurmaz,” dediği bir toplumda insanlarımız hala kafalarındaki soru işaretlerine cevap bulamadıkları için o soruların işlendiği metinlere ilgi gösteriyor, tartışıyor, konuyu gündeme getiriyorlar ki, sonuçta, Cem Şancı’nın adı da, benzer sorunlarla birlikte anılıyor.



 ‘Kötü kız’ın tanımı nedir? Romanın isminde, hatta sayfaların arasında okuyucunun gözüne ilk batan, kafasını kurcalayan terim, “kötü kız” oldu. Kötü kızın tanımı aslında kadının ‘namusuyla’ evinde oturup, kocasının yemeğini pişirip çocuğuna bakması gerektiğini savunan; kadının melek kadar masum olması gerektiğine inanan binlerce yıllık geleneksel bakış açımızı rahatsız eden, dürten, kaşıyan bir çıkış. Birkaç sene öncesine kadar, tarlada değil ama modern bir ofiste çalışmak isteyen kadının kocasından yazılı izin almasını şart koşan, çalışmak teriminin kadın için namussuzlukla, iffetsizlikle eş anlamlı görüldüğü bir toplumun içinde kadının kutsal bir ikona gibi evinin salonunda, güzel kıyafetler içinde kocasını bekleyip, erkeğinin sözünden çıkmadan denileni yapması iyi kızın veya modern kadının tanımı gibi görülüyorken rahatsız edici biçimde romandaki kötü kızın tanımı da bu iyi kız tanımıyla örtüşüyor. Romandaki karakterlerin de dile getirdiği gibi, kötü kız derken, kucaktan kucağa atlayan, geleneklere aykırı biçimde bekaretini kaybeden, toplumun ona biçtiği uslu kız gömleğini giymeyenler değil; annesinin babasının öğütlediği gibi varlıklı bir koca bulmak veya daha yüksek standartlı, refah bir yaşam sürmek için erkeği kullanmak amacıyla toplumun belirlediği “iyi kız” postuna bürünen kadınlar işaret ediliyor. Hikaye, eğitimleri boyunca beyinlerine zikredilen “kadınlar melektir, kadınlar kutsaldır, kadınlar anadır, kadınlar kötü olamaz,” propagandasına rağmen, “melek gibi” olması gereken kadınların ihanetlerine, yalanlarına; riyakar, çirkin tavırlarına şahit olan karakterlerin “kadın kutsal bir ikona değil bir insandır, insanoğlu ise çirkinliğin kaynağı değil midir?” sorusu çevresinde gelişiyor.

Roman adını, kitabın en arka bölümünde yer alan ‘Centilmenler için adım adım kötü kızlarla flört rehberi’nden alıyor. ‘Kızlar Aşık Olmaz’ da hissettiğim ‘şiddet’i, bu romanda daha da belirgin kullanmışsın. Neden? Bu, bir tür aksiyon mu?
Sorulması yasak soruları sormak, konuşulması yasak konuları gündeme taşımak insanları korkutuyor, ürkütüyor. Kadınların insan olduğunu dile getirmek, onların aynı zamanda ihanet edebileceğini, yalan söyleyebileceğini, suç işleyebileceğini kabul etmek anlamına geliyor. Oysa, “kadın kutsaldır” diyip kestirip atmak vicdanımızı rahatlatıyor. Erkek, kadının da kendisi gibi insan olduğunu kabul ederse kadını kontrol etmesinin mümkün olmadığı anlarda karısının onu aldatabileceğini de kabul etmiş oluyor. Bu fikir de, doğal olarak şiddeti akla getiriyor çünkü kutsal mertebesinden inip artık insan olan kadın için toplumun öngördüğü ceza, taşlayıp öldürmek olarak kabul edilmiş. Buna karşılık romanda yer alan bazı kadın karakterler alışılmışın dışında, erkeklerden daha güçlüler ve erkeklerden daha çok şiddete eğilimliler. Bu karakterler, hem “kötü kız” etiketini taşıyorlar hem de toplumun onlara ceza olarak vereceği şiddete karşı koyup, üste çıkacak, kimsenin yenemeyeceği kadar güçlü, saldırgan, erkeğin fiziksel üstünlüğünü alt edebilecek kapasiteye sahipler. Bu güçlü kadınların varlığı okuyucunun aklını karıştırıyor ve romanın bütününe yayılan o “sana öğretilen her şeyi sorgula,” karşı çıkışını kuvvetlendirdiği gibi aynı zamanda sorulması yasak bir soruyu da gündeme getiriyor: “Erkeğin fiziksel şiddetine maruz kalan ve haklı olarak şikayetçi olan kadın, eğer erkekten güçlü olsaydı, sorunlarını şiddete başvurarak çözer miydi?”

Aksiyon ise şiddetin anlatımını okunur kılacak bir üslup seçimi. Bazı satırların temposu okuyucuyu okuduğu hikayenin hızına yetiştirmek için artıyor. Bir bestecinin eserinde duyguların şiddetini anlatmak için müziğin temposunu kimi zaman hızlandırıp Allegro’ya, Presto’ya çıkarması, kimi zaman yavaşlatıp Andante’ye Adagio’ya düşürmesi gibi, bir romanın metni üzerinde de tempoyu artırıp düşürmek gerekebiliyor ki, okuyucu anlatılan hikayeyi hissederek okuyabilsin.



Kahramanımız yazar Okan Bey nasıl birisi ya da sen, Okan Bey’i nasıl tanımlarsın?
Okan Bey, önceki romanlarımdan Aşkatür’ün kahramanı. Okan, Aşkatür’de okuyucunun, bazen kızdığı, bazen güldüğü; boş vermişliğine, umursamazlığına sinirlendiği; duygusallığına, nezaketine hayran kaldığı, kurgu bir ülkenin en çok satan, en çok okunan mizah dergisinde yazan, güçlü kalemiyle ilgi toplayan bir karakterdi. Dili dursa, ağzı konuşmasa bile bedeni düşüncelerini yansıtırdı. Elleri, parmakları, bakışları, duruşu, oturuşu ile konuşurdu. Okan Bey, flört rehberinde ise on sene yaşlanmış olarak ortaya çıkıyor. Bezmiş, yorulmuş, vazgeçmiş, inzivaya çekilmiş yaşlı bir adam görünümü çiziyor ama ruhundaki mizahçı, yazar Okan, düzenin mantık boşluklarına muhalif, eleştirel tarafı rahat durmuyor. Okan kaçmak istese de, genç öğrencileri peşini bırakmıyor, Okan’ın sakladığı, üzerine kilitler vurduğu “tehlikeli” yanını çekiştirip gün ışığa çıkartıyorlar.

Bir diğer nokta ise Okan’ın içimizden biri olmadığı. Kimse onda kendini bulmuyor, kimse onun gibi olmak istemeyebiliyor Bence itici bir kahraman, kabalaşıyor, umarsızlaşıyor, bencilleşiyor okuyucuyu korkutuyor ama bazı noktalarda, Amerikan çizgi romanlarındaki gibi, sessizce gömleğini sıyırıp, altındaki süper kahraman kostümünü çıkartıyor, çok sıradan bir işmiş gibi yel değirmenlerine saldırıyor. Yanında durup ona, “boşuna saldırıyorsun, bunlar sadece yel değirmenleri,” diyenlere ise yorgunca bir sesle, belli belirsiz bir gülümsemeyle cevap veriyor: “Tekrar bak! Emin misin?”

Okan öğretmen ile öğrencileri yazmayı, yaratmayı, sanatı, kadınları ve aşkı tartışırlar... Oysa günümüzün gençleri bu konulara pek yakın değiller doğrusu... Ne dersin?
Hikayenin içindeki eleştirinin hedefi de bu. Toplumun bireyleri tek bir model haline getirip, düşünmekten, yaratmaktan alıkoyacak kurallarla kıstırdığını anlatan bir öğretmen var ortada. Öğrencilerin bazıları bunu duymaktan rahatsız oluyor. Okan öğretmene karşı tavır alıyor. Bir diğer kısmı ise, yaptıkları muhakeme sonunda, büyük bir yalanın içinde yaşadıklarını fark ediyor ve çözüm arayışına gidiyor. “Akıllı ol kızım, aşkla karın doymaz,” diyen toplumun içinde, karın doyurmak için kendilerini seçecek bir kadına aşık olup, tüm hayatları boyunca yalan bir aşkı yaşayabilecekleri ihtimalinin korkusunu hissediyorlar, aynı korkuyu okuyucuya da hissettiriyorlar. Romanın dışına çıkıp, gerçek hayatta benzer tespitler yapmak da çok kolay. Ama bir genci, bir insanı hayatta kalma savaşında yalnız bırakan, yanlış yönlendiren bir toplumun, bir dünya dolusu insanın neresinden tutacağınızı şaşırıyorsunuz. Anadolu’da büyümüş deniz görmemiş bir çocuğu, yüzme bilmediği veya fiziksel anlamda sağlıklı gelişmediği için eleştirmek kolay yoldur. Ama denizin olmadığı yere, çocukların küçükken yüzmeyi öğrenip, yüzmek gibi çocuk gelişimine çok yararlı bir sporu icra edebilmeleri için havuz götürmeyen toplum değil midir asıl suçlu olan? Neden Fransa’nın en ufak köyünde bile olimpik standartlarda havuz var? Olimpiyatlara sporcu yetiştirmek için mi? Hayır, çocukları sağlıklı yetişsin diye Fransız toplumu böyle bir önlem almış. Şimdi bu havuz örneğini alıp, sanatsal eğitime, kültürel gelişime uygulayın. Anadolu’da tarla sürüp çiftçi olması, İstanbul’da babasının şirketine yönetici olması, Ankara’da ailesinin geçimini sağlayan dükkanda esnaf, Antalya’da babasının ve dayısının ortak işlettiği küçük otelde turist rehberi olması hedefiyle yetiştirilen çocuğun, eğitimine, kültürel gelişimine destek olunmazsa, toplum görevini yapmayıp onları “daha fazlasına gerek yok, sanatçı mı olacak sanki,” mantığıyla boşlarsa, geniş çaplı, uygulanabilir politikalar geliştirilmezse çocuklarımızın insan olarak değil, içi boş meslek robotları olarak büyüyeceğine inanıyorum. Robotların da duyguları olamayacağına göre...



Romanın ağırlık konusu ‘ilişkiler’... Kahramanın ise bir yazar; ama bu arada medyadan da bir kahraman ediniyorsun kendine... Hırslı, güzel bir kadın; devam eden sayfalar birbirine giren ilişkiler de medyanın da bir parça eleştirisini yapıyorsun...
“Akıllı ol kızım, aşkla karın doymaz,” temasını işleyen bir hikayede bu gün kadınları şekillendiren, onları incelten, renklendiren, erkeklerin almak isteyeceği çekici birer ürün haline getiren medya da oyunculardan biri olmak durumunda. Ama komplo filmlerinde olduğu gibi, büyük bir makamdan düğmeye basılmış da, “hadi karalama kampanyası başlatıyoruz,” şeklinde aniden gelişmiş bir kurgu yok ortada. Okuyucu, medyayı da insanların oluşturduğunu ve bu insanların bakış açılarının toplumu yönlendirdiğini görüyor. Dolayısıyla, toplumun yetiştirdiği o robotlardan biri medyada kendine bir yer bulduğunda, farklı görüşleri anlamak için çaba bile sarf etmiyor, zira anlayacak zihinsel kapasiteye de sahip olamayabiliyor. Bir muhabir, röportajları kendi keyfine göre kurguluyor, yanıltıcı görüntüler ve yorumlar yayınlayabiliyor. Bir diğeri, gerçek ne olursa olsun, insanları kendi isteğine göre yönlendirebileceğini söyleyip, Okan’a yardım teklif ediyor. Okan ise, onca yıl medyanın bir parçası olmuş ve en çok okunan yazar unvanını kazanmış olduğu halde doğru olduğuna inandığı savı için bile medya ile hareket ettiğinde yalana, hileye, kamuoyunu yanıltacak numaralara başvurmak zorunda kalacağını hissediyor. Okan’ın bizden biri olmadığını da böyle anlarda anlıyoruz çünkü bu gün hiçbir yerde göremeyeceğimiz şekilde aklın, zekanın ve sabrın gücüne inanan bir adam olarak medyadan da korkmuyor.

Kitaba adını veren ‘Centilmenler İçin Adım Adım Kötü Kızlarla Flört Rehberi’ de roman kurgusunun bir parçası... Genç arkadaşlarımız Okan öğretmenin yazdığı bu rehberi geliştirip, güncelleme peşine düşüyorlar. Fakat bu arada başlarına da gelmedik iş kalmıyor... Okan Öğretmen’in de yanlış hatırlamıyorsam gençlik yıllarında kaleme aldığı bir kitap bu! Ancak rehber onları –adı rehber çünkü- aslında düşündüklerinin tam tersine götürüyor. Kızlara aşık oluyorlar! Hem de aslında ‘kötü kızlar’a... Ne dersin?
Roman, teknik olarak, bir başka kitabın hikayesini anlatıyor. Romana da adını veren, mizahi bir flört rehberi var ortada. Hiçbir zaman yayınlanmamış, yazarın arkadaşları, okuyucuları arasında efsane olmuş bir rehber. Roman, bu rehberin yeniden gün ışığına çıkış hikayesinin etrafında olgunlaşıyor. Bu noktada, okuyucuya hiç yazılmamış, hayal ürünü, fiktif bir kitabı sanki varmış, gerçekmiş gibi anlatmaktansa, söz konusu rehberi yazıp hikayedeki referans noktalarına kaynak olması için romanın arkasına eklemeye karar verdim. Üstelik Okan gibi sivri dilli, muhalif, cesur ve eleştirel yönünü mizahçı kimliğinin eğlenceli diliyle birleştirebilmiş bir yazarın kaleminden çıkması gerektiği için, rehberin oluşumu her yazara zevk verecek kadar çetin bir meydan okumaydı. Sonuçta başka bir yazarın, romanın kahramanı Okan'ın kaleminden gerçek bir rehber ortaya çıktı. Bu önemli bir adımdı çünkü bütün bir roman boyunca bahsi geçen, içinden alıntılar yapılan bir rehberin yokluğu romanın okuyucuyu sürüklemesini istediğim dikte edilmiş doğruların reddedildiği düşünsel atmosferin oluşumunun önündeki en ciddi engeldi ve romanla okuyucu arasındaki bağı da tehdit ediyordu.

Karakterlerin rehberle ilişkileri ise daha zorlu bir mücadeledir. Başlangıçta, çok sevdikleri bir yazarın on yıldır saklanan, yayınlanmamış bir kitabını buldukları için heyecanlanıyorlar. Ancak okudukları metindeki mizahın altında parlayan saptamalara da takılı kalıyorlar. Kendilerini sorgulamaya girişiyorlar. Bu sırada aşık olmaları ise aşkı inkar etmediklerinin ispatı oluyor. Karşılaştıkları şoklara, şahit oldukları ihanetlere, yalanlara rağmen saldırgan, kinci, kırıcı, yıkıcı olmayı seçmiyor, öğretmenleri Okan Bey gibi, zekanın ve sabrın üstünlüğüne inanarak hareket ediyorlar. Kötü kızlara aşık olarak belki de kızların aslında hepimizin kulağına ağır bir hakaretmiş gibi gelen o “kötü” sıfatını hak etmediklerini vurguluyorlar. Üstelik kadının insanlığını inkar edip, kadına yapay bir şekil vermeye çalışan, onu kutsallaştırarak hapsetmeye çalışan toplumun kadını doğrularıyla, yanlışlarıyla, arzularıyla, kadınlığıyla insan olarak kabul etmesi halinde erkek ve kadının huzurlu, mutlu bir yaşam sürebileceğini savunan; insanın duygularını toplumun, medyanın, düzenin belirlediği kalıplara uydurmaya çalışmasını yanlış bularak bu amaçla yaşayan kadınları yeren, eleştiren karakterlerin aşık olurken belli bir kurallar dizisini takip etmeleri, duygularını sınırlamaları da yanlış olmaz mıydı? Onlar, romanın özgür karakterleriydi. Korkularına, endişelerine, şüphelerine rağmen cesaretlerini toplayıp seçimlerini yaptılar.

Röportaj: Şebnem Atılgan